Bu kapsamlı analiz, 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail-İran Savaşı‘nın askeri boyutundan ziyade, Türkiye ekonomisi üzerindeki yıkıcı “domino etkisini” ve makroekonomik risklerini çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. Hürmüz Boğazı’nın fiilen işlevsiz kalması, Türkiye için sadece bir dış politika krizi değil, aynı zamanda bir “enerji şoku” ve “enflasyonist baskı” anlamına geliyor.
Hürmüz Boğazı ve küresel petrol piyasalarındaki bu sarsıntının Türkiye ekonomisine yansımalarını şu başlıklarla özetleyebiliriz:
Analizdeki hesaplamalar, petrol fiyatlarındaki artışın Türkiye’nin yumuşak karnı olan cari açık ve enflasyon üzerindeki doğrudan etkisini netleştiriyor:
Cari Açık: Petrolün varil fiyatındaki her 10 dolarlık artış, cari açığı 2,5 ile 5 milyar dolar arasında büyütüyor.
Enflasyon: Aynı 10 dolarlık artış, enflasyona 1 ile 1,2 puan ek yük getiriyor.
OVP Sapması: 2026 Orta Vadeli Programı’nda (OVP) petrol 65 dolar varsayılmışken, fiyatların 100 dolara fırlaması; cari açığın 9 milyar dolar, enflasyonun ise 3-3,5 puan ek artış göstermesi riskini doğuruyor.
Savaşın başlamasıyla küresel yatırımcıların “güvenli liman” arayışı Türkiye gibi gelişmekte olan piyasaları doğrudan etkiliyor:
Döviz ve Altın Talebi: Yabancı sermaye çıkışı ve yerli yatırımcının korunma içgüdüsü dolar ve altına olan talebi körüklüyor, bu da kur üzerinde devalüasyon baskısı yaratıyor.
Borsa ve Risk Primi: Borsa İstanbul’da sert satış dalgaları görülürken, Türkiye’nin risk primi (CDS) yükselerek dış borçlanma maliyetlerini artırıyor.
Enerji maliyetlerindeki artış üretim bandının her aşamasına sirayet ediyor:
Taşımacılık ve Gıda: Akaryakıt zamları lojistik maliyetlerini artırarak gıda fiyatlarında yeni bir yükseliş dalgası (ücret-fiyat sarmalı) tetikliyor.
Sektörel Darbe: Havacılık (yakıt maliyeti) ve turizm (güvenlik algısı ve talep daralması) savaştan en hızlı yara alan sektörler olarak öne çıkıyor.
Avrupa Resesyonu: Avrupa’nın petrol şokuyla resesyona girmesi, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarının daralması anlamına geliyor
HABER: Hatice ÇELİKEL