Hayatın hızı, bir saatin tıkırtısından ziyade, bitmek bilmeyen bir maratonun nefes nefese kalmış sesine benziyor artık. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o meşhur “yetişme” telaşı, sadece işe, okula ya da randevulara geç kalmamak için değil; sanki hayatın kendisinden geri kalmamak için verilen beyhude bir çaba.
Peki, bu bitmek bilmeyen koşuşturmanın içinde en çok kimi ihmal ediyoruz? Cevap aynada bize bakıyor ama biz o aynaya bile sadece saçımızı düzeltmek için saniyeler ayırıyoruz.
Eskiden zaman akardı, şimdi ise adeta bizi kovalıyor. Elimizdeki akıllı telefonlar, sürekli güncellenen bildirimler ve “başarı” odaklı toplum yapısı, bizi durmaksızın bir şeyler yapmaya zorluyor. Durmak, modern dünyanın lügatinde “tembellik” ya da “zayıflık” olarak kodlanmış durumda. Oysa durmak, sadece fiziksel bir eylem değil; ruhun nefes alma biçimidir.
Bir düşünün; en son ne zaman sadece oturdunuz? Yanınızda telefonunuz olmadan, zihninizde bir sonraki saatin planı kurulmadan, sadece o anın içinde, kendi nefesinizin ritmini duyarak… Çoğumuz için bu, lüks bir hayalden öteye geçemiyor. Çünkü biz “yapmak” ile o kadar meşgulüz ki, “olmayı” unuttuk.
Hayatın bu mekanik hızı, insanı yavaş yavaş kendi özünden koparıyor. Erich Fromm’un da belirttiği gibi, modern insan çoğu zaman ne istediğini bildiğini sanır ama aslında sadece başkalarının ondan beklediği rolleri oynar. Bizler, toplumun bize biçtiği “ideal çalışan”, “kusursuz ebeveyn” ya da “başarılı birey” maskelerini taşırken, o maskelerin altındaki gerçek yüzümüzü, yani kendimizi unutuyoruz.
İçimizdeki o sessiz boşluk hissi, aslında bir şeylerin bozuk olduğunun değil, bir şeylerin ihmal edildiğinin feryadıdır. Ruhumuz sadece başarıyla, parayla ya da onaylanmayla beslenmez; o, bağ kurmakla, anlam bulmakla ve en önemlisi kendi sesini duyabilmekle nefes alır.
Kendini hatırlamak, bu gürültülü dünyada yapılacak en büyük devrimdir. Bu devrim için büyük yolculuklara, ıssız adalara gerek yok. Sadece gün içinde kendimize şu soruyu sormakla başlar her şey: “Şu an gerçekten nasılım?”
Bu sorunun cevabından korkuyoruz çünkü duymak, yüzleşmeyi ve belki de hızı azaltmayı gerektirir. Ama unutulmamalıdır ki; yavaşlamak, geri kalmak değildir. Aksine, hayatın tadını alabilmek için gerekli olan o ritmi yakalamaktır.
Hayat geçip gidiyor; su gibi, rüzgar gibi… Kaybolan zamanı geri getiremeyiz ama kalan zamanın içinde “kendimiz olarak” var olabiliriz. Yarın sabah alarm çaldığında, o meşhur yarışa başlamadan önce derin bir nefes alın. Aynadaki o insana sadece bir “rol arkadaşı” gibi değil, hayatınızın en kıymetli varlığı gibi bakın.
Çünkü dünya siz koştukça dönmeye devam edecek; ama siz durduğunuzda, dünya gerçekten sizin olacak…
Hatice ÇELİKEL