Algoritmaların Arasında Kaybolan İnsan Kokusu

Yayınlama: 07.03.2026
Düzenleme: 07.03.2026 01:47
A+
A-

Bugünlerde başımı ne yana çevirsem, bir “mükemmellik” illüzyonuna çarpıyorum. Elimizde akıllı telefonlar, parmaklarımızın ucunda koca bir dünya ama ruhumuzun derinliklerinde tarif edilemez bir açlık… Herkes her şeyi biliyor, herkes her konuda haklı, herkesin hayatı birer vitrin şıklığında. Ama sormadan edemiyorum: Bu parıltılı ekranların arkasında, o asıl “insan” dediğimiz, hatalarıyla güzel, pürüzleriyle gerçek olan o canlıya ne oldu?

Yapay Zekânın Gölgesinde Doğal Aptallık

Şimdilerde herkes Yapay Zekâyı konuşuyor. “Bizi ele geçirecek mi?”, “İşlerimizi elimizden alacak mı?” diye endişeleniyoruz. Oysa asıl tehlike, yapay zekânın bizi ele geçirmesi değil; bizim yavaş yavaş yapaylaşmamız. Algoritmalar bize neyi seveceğimizi, neye kızacağımızı, kimi takip edeceğimiz söylüyor. Bir bakıyoruz ki, kendi özgün fikirlerimiz yerine, bize sunulan “paket duyguları” tüketmeye başlamışız.

Duygularımızı bile emojilere sığdırıyoruz. Bir kahkahanın içindeki o hayat dolu tınıyı, bir “görüldü” bilgisinin soğukluğuna kurban ediyoruz. Robotlar insanlaşmaya çalışırken, biz robotlaşmanın konforuna sığınıyoruz. Oysa insanı insan yapan, o öngörülemez hataları, o mantıksız hüzünleri ve hiçbir veri setine sığmayan anlık coşkularıdır.

Fatmanur Öğretmen ve Sönmeyen Işıklar

Gündem, bir nehir gibi üzerimizden akıp geçiyor. Bazı haberler var ki, ruhumuzun orta yerine bir kor gibi düşüyor. Fatmanur Öğretmen gibi… Bir öğretmenin kaybı, sadece bir bireyin aramızdan ayrılması değildir. O, geleceğe atılmış bir tohumun kuruması, bir sınıf dolusu çocuğun dünyasındaki ışığın titremesidir.

Bizler burada “dijital devrimden”, “metaverse’den” bahsederken; birileri hayatın en yalın, en şiddetli gerçeğiyle yüzleşiyor. Bir kadının, bir eğitimcinin, bir insanın yaşam hakkının bir “öfke anına” sığdırılması, bizim toplumsal olarak ne kadar büyük bir “insanlık açığı” verdiğimizin kanıtıdır. Teknoloji bizi yıldızlara götürebilir ama eğer yerdeki kardeşimizin acısını hissetmiyorsak, o yolculuğun hiçbir anlamı yoktur.

Dokunmayı Unutan Eller

Sıradışı olan şu: Hiç olmadığımız kadar “bağlıyız” ama hiç olmadığımız kadar “kopuğuz”. Binlerce “takipçimiz” var ama dertleşecek bir omuz bulmakta zorlanıyoruz. Ekranları kaydırırken harcadığımız o saniyeler, aslında sevdiklerimizin gözlerinin içine bakacağımız zamandan çalınmış dakikalardır.

Birinin elini tutmanın, o sıcaklığı hissetmenin, bir fincan çayın buharında sessizce oturmanın verdiği o kadim huzuru hangi uygulama simüle edebilir? Hayat, o “reels” videolarındaki 15 saniyelik parıltı değil; o videolar kapandıktan sonra başlayan, bazen sıkıcı, bazen yorucu ama her saniyesi “gerçek” olan o boşluktur.

 Fabrika Ayarlarımıza Dönmek

Belki de ihtiyacımız olan şey, daha fazla teknoloji ya da daha fazla hız değil; biraz “yavaşlamak”. Bir ağacın gölgesinde durup, sadece yaprakların hışırtısını dinlemek. Bir komşunun kapısını çalıp “nasılsın?” demek. Bir çocuğun sorduğu o “saçma” soruya, telefonu bir kenara bırakıp ciddiyetle cevap vermek.

Hayat, biz planlar yaparken ya da bir yerlere yetişmeye çalışırken başımızdan aşağı dökülen o mucizeler toplamıdır. Lütfen, o parlayan ekranların sizi kendi kalbinizden koparmasına izin vermeyin. Kusurlarınızı sevin, yaralarınızı saklamayın ve en önemlisi; robotlaşan bu dünyada inadına “insan” kalın.

Çünkü günün sonunda, elimizde kalan ne banka hesaplarımız ne de sosyal medya beğenilerimiz olacak. Sadece, birinin hayatına bıraktığımız o sıcak dokunuş ve o “insan kokusu” kalacak.

Hatice ÇELİKEL