Geçen gün Joy McCullough’un ‘Kan Su Boya’ kitabını okudum ve beni oldukça etkiledi. Kitap, 17. yüzyıldaki en önemli Barok ressamlarından biri olan Artemisia Gentileschi’nin gerçek hayatına, uğradığı cinsel saldırıya ve o dönemde yaşanan ataerkil yargı sistemine çok iyi şekilde odaklanıyor. Kitap son derece sarsıcıydı; bizi kadının adının, iradesinin ve bedeninin hiçe sayıldığı o karanlık çağa götürüyor. Aslında en üzücü olan tarafı da bu karanlığın bugünün dünyasına da ürkütücü bir şekilde ayna tutuyor olması.
17. yüzyıl Avrupa’sında kadınlar adeta bir görünmezdi. Kadınların kendi adına imza atamadığı, yalnızca eve tıkalı olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Artemisia annesini kaybettiğinde önünde sadece iki yol vardı: Ya bir manastıra kapanıp rahibe olacaktı ya da ressam babasının atölyesinde çalışacaktı. O da boyayı tercih etti. Kitapta ve tarihsel gerçeklikte açıkça görülen bir adaletsiz var.
Artemisia daha genç bir kızken babasının atölyesindeki en yetenekli ressamdı. Fakat onun elinden çıkan o resimler babasının imzasıyla satılıyordu. Kadının bütün emeğinin erkek mülkiyetine geçirildiği bir düzen vardı. Kitapta beni en çok etkileyen alıntılardan biri ise şu oldu:
“Peki erkeklerin neden bir kadının sözüne inanmaları için bir anneye, kıza, kız kardeşe ihtiyaçları var?”
Babası, Artemisia perspektif dersi alması için Agostino Tassi’yi yanına veriyor ve her şey daha da kötüleşiyor. Tassi, genç Artemisia’ya cinsel saldırıda bulundu ve bugün, yüzyıllar sonra bile cinsel şiddet mağduru kadınların karşılaştığı o duvar o zaman da vardı. 1612 yılının Roma’sında kurulan Engizisyon mahkemesi kayıtlarına baktığımızda davanın korkunçluğunu net şekilde görüyoruz. Bu kısımları okurken sinirlenmemek elimde değildi.
Mahkeme, saldırgan Tassi’nin suçlu olup olmadığını anlamak için değil de Artemisia’nın doğru söyleyip söylemediğini test etmek için genç kadına işkence yaptı. Evet, yanlış okumadınız tam olarak böyle oldu. Sibille adı verilen parmakları sıkarak kemikleri kırma noktasına getiren iplerle işkence yaptılar. Bu bir ressam için en önemli hazine olan ellere uygulandı. Ancak Artemisia pes etmedi ve parmakları ezilirken bile mahkemede şu sözleri haykırmaya devam etti: “Bu doğru, bu doğru, bu doğru!”
En üzücü kısmı ise dönemin hukukunun, kadının bedenine yapılan saldırıyı babanın “malına ve namusuna” verilmiş bir zarar olarak görmesiydi. Dava sonunda ise Tassi sembolik bir sürgün cezası aldı ancak bu ceza hiçbir zaman tam uygulanmadı. Artemisia ise o dönemin toplumunun gözünde ‘iffetini kaybetmiş’ bir kadın olarak anıldı.
Artemisia, maruz kaldığı adaletsizliğe hiçbir zaman teslim olmadı. Öfkesini, acısını ve adalet arayışını tuvaline aktarmayı seçti. Tuvalindeki kan, yalnızca bir boyadan ibaret değildi. Yüzyılların birikmiş kadın öfkesiydi.
Bu zamanda bu kitabı okuyan biri olarak aslında şu soruyu sormamız lazım: 1612’den bu yana ne değişti? Bugün bir kadın cinsel saldırıya uğradığı zaman adalet saraylarında ilk konuşulan şey kadının kıyafeti, saat kaçta orada olduğu, geçmişi sorgulanmıyor mu? Sessizliğe gömülmek istenen yine kadınlar olmuyor mu?
Artemisia, Floransa Sanat Akademisi’ne kabul edilen ilk kadın ressam olarak tarihe adını yazdırdı. Kitapta ise en sevdiğim repliği, bugün hala var olma mücadelesi veren kadınların manifestosu olacak cinstendi:
“Ben bir ressamım. Resim yapacağım. Size bir kadının neler yapabileceğini göstereceğim.”
Meryem Veli