1965 yılında bağımsızlığını ilan eden Singapur, kâğıt üzerinde iflas etmeye mahkûm bir ülkeydi. Nüfusun yarısı okuma yazma bilmiyor, işsizlik yüzde 14’ü buluyor ve en temel ihtiyaç olan içme suyu bile komşu Malezya’dan ithal ediliyordu. O gün kişi başına sadece 516 dolar düşen bu ada ülkesi, bugün Dünya Bankası verilerine göre kişi başı 90 bin dolar gelirle Fransa ve Almanya’yı sollamış durumda. Herkesin kafasındaki o meşhur soru şu: Bu mucize nasıl oldu ve formülü kendi ülkemize kopyalayabilir miyiz?
Kurucu Başbakan Lee Kuan Yew, yola çıkarken ellerindeki tek sermayenin “insan” olduğunu fark etmişti. Tüm ekonomi oyununu bunun üzerine kurdu. Kapıları çok uluslu şirketlere sonuna kadar açtı, yatırımcının önündeki bürokratik engelleri budadı ve ülkeyi kısa sürede bölgenin en büyük ticaret üssüne çevirdi.
1965-1973 arasındaki yıllık yüzde 12,7’lik büyüme bir tesadüf değildi. Bugün 6 milyon bile olmayan nüfusuyla 547 milyar dolarlık devasa bir ekonomi yaratmış olmaları; düşük yolsuzluk, tıkır tıkır işleyen devlet aygıtı ve dünya çapındaki liman ağının doğrudan bir sonucu. Haliyle, siyasi ve ekonomik tıkanıklık yaşayan her ülke için Singapur bir “Kutup Yıldızı” gibi parlıyor.
İşin vitrini harika görünse de mutfakta dönenler biraz farklı. Singapur ekonomisi, dışarıdan bakıldığında serbest piyasanın kalesi gibi dursa da aslında bu sistem son derece sert ve müdahaleci bir devlet aklıyla inşa edildi. Hükümet, ekonomiden çekilmek yerine direksiyona daha sıkı sarıldı. Sendikal haklar rafa kaldırıldı, işçi sınıfının pazarlık gücü neredeyse sıfırlandı. Yani o çok övülen serbest piyasa, devletin çizdiği keskin sınırların içinde çalışıyordu.
Siyasi tarafta ise 1965’ten beri tek bir partinin, Halkın Eylem Partisi’nin siyasetteki baskın konumu devam ediyor. Bu durum, yatırımcı için paha biçilmez bir “istikrar” demek; demokrasi savunucuları içinse daraltılmış bir siyasi alan. İşin ilginç yanı, bu modelin en büyük hayranı Çin. Deng Xiaoping’den Xi Jinping’e kadar Çin yönetimi, “tek partiyle ekonomik kalkınma bal gibi de olur” tezini kanıtlamak için yıllardır Singapur modelini adım adım inceliyor. Hatta Cambridge Üniversitesi’nin China Quarterly dergisindeki araştırmalar, Çinli yetkililerin bu ülkeyi kendi sistemleri için bir laboratuvar gibi kullandığını belgeliyor.
1981 yılında Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman Singapur’u ziyaret ettiğinde, salondaki akademisyenlerle ilginç bir tartışmaya girdi. Friedman, devlet müdahalesine rağmen ülkenin nasıl büyüdüğünü anlatırken, tartışmanın ilerleyen bölümünde Friedman da modelin her yerde aynı sonucu vermeyebileceğini kabul etti.
İşin aslı da bu. Singapur, küçük ve kolay yönetilebilir bir şehir-devlet. Bu reçeteyi alıp 80-100 milyonluk, geniş bir coğrafyaya yayılmış ülkelere uygulamaya kalktığınızda matematik çöküyor. Dahası, Singapur’un küresel ticaret yollarının tam kalbindeki konumu, sonradan inşa edemeyeceğiniz doğal bir lütuf. Güney Kore ve Tayvan da zamanında otoriter rejimlerle büyüdü ama sonra o ekonomik kazanımları demokratikleşme süreciyle taçlandırdı. Singapur bu eşiği henüz atlamadı; atlayıp atlamayacağı da kalkınma ekonomistlerinin en sevdiği tartışma konularından biri olmaya devam ediyor.
Bu hikâyeyi sadece sanayi veya liman üzerinden okumak eksik olur. Sakız yasağını anlattığımız önceki yazıda değindiğimiz o “tertemiz sokaklar ve tavizsiz kurallar”, ülkenin kasasına doğrudan milyarlarca dolar olarak giriyor.
Singapur Turizm Kurulu’nun (STB) verilerine göre, 2024’te ülkeye 16,5 milyon turist geldi. Daha da çarpıcısı, turizm gelirleri 29,8 milyar dolarla tarihi bir rekor kırdı. Ülke, turist yığınlarını değil, kişi başı ortalama 1.800 dolar harcayan “kaliteli turisti” çekmeyi hedefliyor. Çin ile başlatılan vize muafiyeti, dünyanın en iyilerinden Changi Havalimanı’nın kapasite artırımı ve Formula 1 gibi küresel vitrin işleri bu çarkın en büyük dişlileri. Kısacası Singapur, soyut bir “düzen ve güvenlik” imajını çok somut bir ekonomik kazanca dönüştürmeyi başarmış durumda.
Singapur’dan öğrenilecek çok şey var: Bürokratik liyakat, uzun vadeli planlama ve yolsuzluğa karşı sıfır tolerans. Bunlar coğrafyadan bağımsız, evrensel doğrular. Ancak modelin tamamını—tek parti iktidarını, katı toplumsal kuralları ve benzersiz coğrafi avantajları—paket halinde başka bir ülkeye kopyalamak neredeyse imkânsız. Aradan geçen 60 yıla rağmen dünyada ikinci bir Singapur’un çıkmamış olması da aslında bunun en büyük kanıtı diyebiliriz.
Haber: Emre Baydar