Çizgili Pijamalı Çocuk

Yayınlama: 25.01.2026
A+
A-

Bu pazar köşemde, sadece izlenip geçilmeyen; insanın içine yerleşen, vicdanına dokunan bir konuyu paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiğini sandığı ama çoğu zaman yüzleşmekten kaçtığı bir gerçeği, bir çocuğun masum bakışından anlatan harika bir filmden söz edeceğim bugün. Çünkü bazı hikâyeler vardır; anlatılmadığında eksik kalır, hatırlatılmadığında ise tekrarlanma riski taşır. İşte bu film, tam da bu yüzden bu pazar sizlerle buluşmayı hak ediyor.

Bir Tel Örgünün İki Tarafı

Bazı filmler vardır, bittiğinde ekran kararır ama insanın içi aydınlanmaz; tam tersine ağırlaşır. Çizgili Pijamalı Çocuk tam olarak böyle bir film. Çünkü bu hikâye, kötülüğün bağırarak değil, sessizlikle ve “normalmiş gibi” yaşanarak nasıl büyüdüğünü anlatır.

Film, Nazi Almanyası’nda görevli bir subayın oğlu olan Bruno’nun gözünden ilerler. Bruno henüz bir çocuk… Siyasetten, ideolojiden, ırktan habersiz. Yeni taşındıkları evin arkasında gördüğü tel örgüyü, babasının üniformasını, annesinin suskunluğunu sorgulamaz. Çünkü çocuklar dünyayı, yetişkinlerin öğrettiği kelimelerle değil; gördükleriyle, hissettikleriyle anlamlandırır.

Tel örgünün bir tarafında Bruno vardır; temiz pijamaları, tok karnı, güvenli yatağıyla. Diğer tarafında ise Shmuel… Üzerindeki çizgili “pijama” aslında bir üniformadır; açlığın, korkunun ve yok sayılmanın simgesi. Ama iki çocuk için bunların hiçbirinin anlamı yoktur. Onlar sadece iki çocuktur. Aynı yaşta, aynı merakla, aynı yalnızlıkla.

Filmin ana teması tam da burada düğümlenir: Masumiyet.

İnsan doğuştan kötü değildir. Kötülük öğrenilir. Ayrımcılık öğretilir. Nefret miras kalır.

Bruno ile Shmuel’in dostluğu, bize çok rahatsız edici bir soru sorar:

Eğer çocuklar bu kadar kolay arkadaş olabiliyorsa, yetişkinler ne zaman ve neden bu kadar acımasızlaştı?

Film, Holokost’u doğrudan vahşet sahneleriyle anlatmaz. Asıl sarsıcılığı da buradan gelir. Kamera çoğu zaman bir çocuğun göz hizasındadır. Kamplar, fırınlar, ölümler; hepsi arka planda, fısıltı halinde durur. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi… Büyük felaketler, çoğu zaman yüksek sesle değil; görmezden gelinerek olur.

Anne karakterinin giderek artan huzursuzluğu, babanın “görev” adı altında vicdanını askıya alışı, evin içindeki sessizlik… Hepsi bize şunu hatırlatır:

Kötülük sadece yapanlarla değil, susanlarla da büyür.

Ve final…

Filmin sonu bir dram değil, bir tokattır. Seyircinin yüzüne çarpan soğuk bir gerçekliktir. Tel örgü bir anda anlamını yitirir; çünkü ölüm, üniforma ayırt etmez. O an anlarız ki insanlık, kaybettiği her masumiyetle biraz daha yok olmuştur.

Çizgili Pijamalı Çocuk, bize şunu söylemez: “Ağlayın.”

Şunu söyler: “Hatırlayın.”

Çocukların dünyasında sınırlar yoktur. Irk yoktur. Din yoktur. Düşman yoktur. Bunları biz öğretiriz. Ve sonra dönüp, neden bu kadar acı çektiğimizi sorarız.

Bu filmden sonra insanın içinden tek bir cümle geçiyor:

Keşke dünya, çocukların gördüğü kadar basit ve temiz kalsaydı.

Ve belki de en acı gerçek şu:

Dünya, tel örgülerle değil; kalplerle ikiye ayrılıyor.

Filmin arkasındaki yaratıcı kadroya da değinmeden geçmek haksızlık olur. Çizgili Pijamalı Çocuk (The Boy in the Striped Pyjamas), John Boyne’un aynı adlı romanından uyarlanmış; senaryosu Mark Herman tarafından kaleme alınmış ve filmin yönetmenliğini yine Mark Herman üstlenmiştir. Bruno karakterine Asa Butterfield, Shmuel’e ise yürek burkan sadeliğiyle Jack Scanlon hayat verir. Baba rolünde David Thewlis’in soğukkanlı ve mesafeli performansı, annede ise Vera Farmiga’nın giderek çatlayan vicdanı filmin duygusal derinliğini güçlendirir. Oyunculuklar abartıdan uzak, tam da anlatılmak istenen sessiz dehşete hizmet eder niteliktedir. İnsanlığın karanlık bir dönemini bir çocuğun masum bakışıyla anlatmayı başaran bu film, kolay izlenen ama asla kolay unutulan bir yapım değil. İzlemenizi tavsiye ederim; çünkü bazı filmler sadece izlenmez, insanın içinde uzun süre yaşar.

Tülay Ataman

REKLAM VERMEK İÇİN ARAYIN
0532 659 8130