Birkaç hafta önce Genevieve Wheeler’ın Adelaide isimli kitabını okudum. Kitap bir genç kadının hikayesini anlatmıyor aslında. Birçok insanın içine düştüğü duygusal kuyuyu anlatıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda bir soru kaldı: Birini sevmek için insanın kendinden vazgeçmesi mi gerekiyor?
Artık modern ilişkilerde en büyük tuzak, “toksik” kelimesinin arkasına gizlenen o dengesizlik. Adelaide’ın Rory’ye saplantılı bir şekilde aşık. Bu günümüzde de en yaygın duygusal salgınlardan bir tanesi. Bir taraf bütün enerjisini, zamanını ve ruhunu ilişkiye akıtırken, diğer taraf ise yalnızca işine geldiğinde orada olan, mesajlara cevap vermeyen, insanı o belirsizlik çukuruna atan taraf. Günümüz terminolojisi ile bahsetmek gerekirse bu duruma “situationship” diyebiliriz. Adelaide ve Rory ne tam bir ilişki içinde ne de birbirlerine yabancılar. Rory, Adelaide’a asla bir gelecek vaat etmiyor. Fakat onun gitmesine izin verecek kadar dürüst de olmuyor. Burada Adelaide’ye “ekmek kırıntısı bırakma yöntemi”yle, sadece onun hayatına devam edebileceği kadar sevgi kırıntılarıyla onu besliyor.
İnsanlarda toksik ilişkilerin sadece büyük kavgalar ettiği yönünde bir çıkarımı oluyor. Ancak toksik ilişki karşı tarafa verdiğimiz küçük tavizlerle başlıyor. Adelaide’in bize hatırlattığı şey; Bir ilişkide eğer sürekli bir şeyler değişecek diye bekleniyorsa, aslında bir ilişkiye değil bir hayale yatırım yapılıyor demektir. Rory gibi karakterler, aslında kötülüklerinden daha çok duygusal cimrilikleri nedeniyle hayatımızdaki enerjiyi tüketirler. Rory, bencilliğini şu sözlerle net şekilde özetliyor:
“Rory’nin asıl sevdiği şey, Adelaide gibi biriyle çıkmanın getirdiği ayrıcalıklardı. Kapkekler, kapısına gönderdiği ufak sürprizler… Rory yalnızca onun cömertliğini ve şefkatini istiyordu. Aynı zamanda hayatında bir denge de arıyordu. Ama o denge Adelaide Williams değildi.”
Pek çoğumuzun yaptığı en büyük yanılgı ise Adelaide gibi, karşımızdaki kişinin yaralarını sardığımızda, onlara sevgi, şefkat gösterdiğimizde bizi seçebileceklerine inanıyoruz. Ama o toksik döngüde kaçırılan bir gerçek var. Hiç kimse bir başkasının hayatında feda edilecek bir basamak değil. Adelaide, sevdiği adamın travmalarını iyileştirmek için kendi ruhunu parçalıyor. Bu ilişkide kendini kurtarıcı kompleksine hapsediyor. Ama bir taraf bu kadar çaba sarf ederken diğer taraf onunla vakit bile geçirmeyecek kadar iletişimden eksik. Rory karşısındaki insanın ihtiyaçlarını fazlalık ve muhtaçlık olarak gösteriyor. Günümüzün en büyük psikolojik şiddetlerinden biri de bu. Kitabı okurken Adelaide’ye sıkça “tepki göster, neden hala bu ilişkidesin?” diye sıkça serzenişte bulundum. Kitap bize bunu şu sözlerle anlatıyor:
“Çünkü gerçeği bilirseniz, yani sevmenin bedelinin eninde sonunda yas tutmak olduğunu bilirseniz kimseyi sevemezsiniz. Asla bu tuzağa düşmezsiniz. Ama bir kez düştüğünüzde… İptal edilen akşam yemekleri, cevapsız kalan mesajlar… Bunların hiçbiri artık önemli olmaz.”
Adelaide’nin hikayesi trajik olsa da bir uyanışı anlatıyor. Toksik bir ilişkiden kurtulmak o kişiyi terk etmek demek değil. Kendi değerimizi bir başka kişinin bize verdiği ya da vermediği ilgiyle, sevgiyle ölçmekten vazgeçtiğimiz an aslında gerçekten iyileşmeye başlanıyoruz.
Aşk bir başkası için hayatını yok etmek değil, beraber parlayabilmektir. Sevgi iki kişinin ortak yürüttüğü bir ilişkidir. Sevginiz sizde bir şeyleri eksiltiyorsa belki de bu sessiz bir yıkımın sesidir. Karşı tarafın ne hissettiğini analiz ettiğimiz kadar ben ne hissediyorum diye kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor. Belki de başkalarının yaralarına şifa olmayı bırakmalıyız. Önce o merhemi kendi kalbimize sürme vaktimiz gelmiştir.
Meryem Veli