“İbrahim baltanın suçu yok, kırılmak puttan eskidir.” Dizelerine rastlamışken zihnimde beliren duygularımı hemen kelimelere dökmeyi arzuladım. İnsan zihni bazen kendi elleriyle sarsılmaz sandığı idealler veya kusursuz gördüğü figürler inşa eder ve sonra hayatın kaçınılmaz sertliği bir balta gibi gelip bu yapıya çarptığında suçluyu hep o dışsal darbede arar. Oysa balta sadece bir araçtır.Asıl mesele bir şeyi putlaştırmak yani ona taşıyamayacağı kadar ağır bir ölümsüzlük veya hatasızlık yüklemektir. Hatasızlıktan kastettiğim şey herkesin kusursuz olması gerektiğine olan bir inanç, tıpkı en mükemmeli arayan o zihnimiz gibi.
En mükemmelin varlığına inanıyoruz ve bir yerlerde olduğuna öyle eminiz ki; arkadaşlık ilişkilerimiz, dostlarımız, iş arkadaşlarımız, ailemiz…
Bizler birine veya bir hayale bu denli devasa anlamlar atfettiğimizde aslında onun kırılganlığını da o an başlatmış oluyoruz.
Kırılmanın nedenini çoğu zaman dışsal bir objeye yükleme eğilimindeyiz. Oysa kırılma baltadan önce vardır.
Hayal kırıklığı dediğimiz şey aslında dışarıdaki baltanın gücü değil bizim içimizdeki o katı beklentinin gerçeklikle çarpışmasıdır. İnsan ancak kendi elleriyle inşa ettiği o sahte sarsılmaz duvarlardan vazgeçtiğinde yani kırılabilir olduğunu kabul ettiğinde özgürleşebilir.
Dönüp tüm deneyimlerimizi değerlendirdiğimizde, etrafın yapıştırdığı etiketlerimizi bir kenarı bırakıp artık suçlu aramaktan vazgeçmek zamanı değil mi?
“ Beni gerçekten kıran neydi?”
Ona yüklediğiniz anlamlardan özgürleşme vaktini geldi.
İnsan bazen yıkılan putla değil, bugüne kadar ayakta tutmayı başarabildiği o putun inkarı ile yüzleşir. O gün, bu gün olsun mu ?
Fatma Kıvrak Işıklı