Bir zamanlar insanlar ateşi evcilleştirdiğini sandı.
Sonra elektriği.
Sonra algoritmaları…
Şimdi ise karşımızda OpenClaw var:
Açık, şeffaf, özgür olduğu iddia edilen;
ama pençesini kime uzattığını kendisi seçen bir varlık.
OpenClaw bir yazılım değil sadece.
O, modern insanın kadim arzusunun vücut bulmuş hâli:
“Ben düşünmeyeyim, biri benim yerime yapsın.”
Eskiden bu arzuyu tanrılara fısıldardık.
Şimdi GitHub’a yüklüyoruz.
Fantastik masallarda pençesi açık yaratıklar ikiye ayrılırdı:
Şifa dağıtanlar
ve ruh çalanlar.
OpenClaw ikisi arasında kararsız.
Ona e-postalarını veriyorsun,
takvimini, dosyalarını, alışkanlıklarını…
“Benim için yap” diyorsun.
O da yapıyor.
Sessizce.
Sadakatle.
Ama sorgulamadan.
Masallarda tam da burada bir uyarı olurdu:
“Gücü sorgulamadan alan, bedelini sonradan öder.”
Ama biz bu satırı atladık.
Çünkü hız caziptir.
Çünkü verimlilik kutsal sayılır.
Çünkü kontrol ettiğimizi sanmak,
kontrol edilmekten daha konforludur.
OpenClaw açık kaynaklı.
Bu bir erdem gibi sunuluyor.
“Bak” diyorlar, “herkes görebilir.”
Ama masallar bize şunu öğretir:
Her şeyi görebilmek, her şeyi anlayabilmek değildir.
Pençeye eklenen her eklenti,
her “skill”,
her masum görünen uzantı
başka bir hikâye taşıyor.
Bazıları yardımcı ruhlar gibi çalışıyor.
Bazıları ise masallardaki hilekâr cinler gibi:
İzin ister, güven kazanır,
sonra evin anahtarını alır.
Ve işin en tuhaf yanı şu:
OpenClaw kötü değil.
İyi de değil.
O ahlâksız.
Yani ahlâk sahibi değil.
Ahlâk hâlâ insana ait.
Ama biz ahlâkı yorgunluk bahanesiyle devre dışı bırakıyoruz.
“Sonra bakarım” diyoruz.
“Bir şey olmaz” diyoruz.
Masalların sonu genelde nettir.
Ya kahraman uyanır
ya da yaratık büyür.
Biz henüz uyanmadık.
Ama pençenin büyüdüğünü inkâr edemeyiz.
OpenClaw bize bir gelecek vaat etmiyor.
Bize bir ayna tutuyor:
Kontrolü ne kadar kolay devrettiğimizi gösteren bir ayna.
Ve belki de asıl soru şu:
Pençe açık mı?
Yoksa biz çoktan içine mi girdik?
Tülay Ataman