İran’da Susturulan Sadece İnternet Değil, İnsan Onuru

Yayınlama: 09.01.2026
Düzenleme: 09.01.2026 02:10
A+
A-

Sessizlik Bir Devlet Politikası Olduğunda

İran’da yaşananları izlerken insanın boğazına bir düğüm oturuyor. Çünkü burada yalnızca bir ülkenin ekonomik krizi, sokaklara taşan öfkesi ya da siyasi gerilimi yok. Burada, adım adım daraltılan bir hayat alanı, susturulan bir toplum ve görmezden gelinmek istenen temel insan hakları var.

Ekonomi çoğu zaman bir kıvılcımdır. Hayat pahalılaştığında, gelecek belirsizleştiğinde, insanlar seslerini yükseltir. Bu evrensel bir refleks. Ancak İran’da olan biten, bu refleksin çok ötesine geçiyor. Sokaklara çıkan insanların karşısında yalnızca güvenlik güçleri yok; internetin kesilmesiyle, haberleşmenin engellenmesiyle, bilgiye ulaşımın karartılmasıyla şekillenen bir “sessizlik politikası” var.

İnternetin kapatılması teknik bir önlem değildir. Bu, açık bir hak ihlalidir. Çünkü günümüzde iletişim hakkı, ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar yaşadıklarını anlatamıyorsa, dünya olan biteni duyamıyorsa, orada yalnızca düzen değil, gerçek de kontrol altına alınmış demektir. Sessizlik, burada bir güvenlik tedbiri değil; bilinçli bir yönetim aracıdır.

Daha da ağır olan ise orantısız güç kullanımıdır. Barışçıl gösterilere karşı sert müdahaleler, gözaltılar, ölümler… Çocukların, gençlerin bu tabloda yer alması insan hakları açısından en karanlık eşiklerden biridir. Devletin görevi vatandaşını korumaktır; korkutmak, bastırmak, sindirmek değil. Güç, hakları korumak için kullanıldığında meşrudur. Hakları yok etmek için kullanıldığında ise zulme dönüşür.

Yetkililerin dili de en az müdahaleler kadar sorunlu. “Dış güçler”, “provokasyon”, “tehdit” söylemleri, halkın meşru taleplerini kriminalize etmenin en eski yöntemidir. Bu dil, sorunu çözmez; sadece derinleştirir. Çünkü insan onuru, etiketlenerek, suçlanarak, yok sayılarak susturulamaz.

İnsan hakları perspektifinden bakıldığında İran’da yaşananlar, bir iç mesele olmanın çoktan ötesine geçmiştir. Yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, adil yargılanma ve toplanma hakkı; bunlar evrenseldir. Sınır tanımaz. Bir ülkede sistematik biçimde ihlal edildiklerinde, uluslararası vicdanın konusu haline gelirler.

Asıl soru şudur: Bir devlet, kendi halkının sesinden bu kadar mı korkar? Ve bir yönetim, meşruiyetini neden diyalogdan değil de baskıdan devşirmeye çalışır?

Bugün İran sokaklarında yükselen ses, yalnızca ekonomik taleplerin sesi değildir. Bu, “görülmek istiyoruz”, “insan yerine konulmak istiyoruz” diyen bir toplumun haykırışıdır. Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Susturulan toplumlar susmaz; sadece daha derin yaralar alır.

İnsan hakları ihlalleri, kısa vadede sessizlik yaratabilir. Ama uzun vadede, o sessizlik mutlaka çatlar. Çünkü insan onuru, er ya da geç kendine bir yol bulur.

 

Tülay Ataman

REKLAM VERMEK İÇİN ARAYIN
0532 659 8130