Gerçek mi, Üretilmiş mi? Yapay Zekâ Çağında Hakikat Krizi
Tülay Ataman – Köşe Yazısı
Dünya yeni bir soruyla uyanıyor:
Gördüğümüze hâlâ inanabilir miyiz?
Bir politikacının ağzından hiç söylemediği bir cümle çıkıyor, bir ünlü yapmadığı bir şeyle suçlanıyor, bir görüntü milyonlarca kez paylaşılıyor ve sonra küçük bir not düşülüyor: “Bu bir deepfake olabilir.”
Olabilir mi?
İşte asıl sorun burada başlıyor.
Yapay zekâ ile üretilen sahte görüntü ve sesler, yani deepfake’ler, artık sadece teknoloji meraklılarının konusu değil. ABD seçimlerinden Avrupa Parlamentosu’na, Asya’daki siyasi krizlerden küresel finans piyasalarına kadar herkes aynı riskle karşı karşıya: Gerçeğin bulanıklaşması.
Bugüne kadar “yalan” ile “doğru” arasında bir çizgi vardı. İnceydi ama vardı. Şimdi ise o çizgi, yüksek çözünürlüklü videoların içinde eriyor. Çünkü deepfake’ler artık amatörce değil; profesyonel, ikna edici ve duygusal olarak sarsıcı.
Ve biliyoruz ki insanlar bilgiden çok duyguya tepki verir.
Asıl tehlike de burada yatıyor. Yapay zekâ, gerçeği çarpıtmak için değil; gerçeğin yerine daha cazip bir kurgu koymak için kullanılıyor. İnsan zihni ise çoğu zaman hoşuna giden yalana, rahatsız eden doğrudan daha kolay inanıyor.
Bu noktada mesele teknoloji olmaktan çıkıyor, demokrasi meselesine dönüşüyor. Çünkü seçimler, kamuoyu, toplumsal güven… Hepsi ortak bir zemine dayanır: hakikat. O zemin kayarsa, üzerine kurulan her şey sallanır.
Dünya bunu fark etmiş durumda. Avrupa Birliği yapay zekâ regülasyonlarını hızlandırıyor, ABD seçim güvenliği için deepfake izleme sistemleri geliştiriyor, teknoloji devleri “etik yapay zekâ” söylemlerini artırıyor. Ama ne yazık ki teknoloji, yasaların her zaman bir adım önünde.
Peki biz bireyler olarak ne durumdayız?
En kırılgan halkadayız. Çünkü hız çağında yaşıyoruz. Bir içeriği doğrulamaya değil, paylaşmaya odaklıyız. “Doğru mu?” sorusu, “ilk ben mi paylaştım?” heyecanına yeniliyor. İşte deepfake’lerin gücü de tam buradan geliyor.
Bu çağda cehalet bilgisizlik değil; sorgulamadan inanmak.
Ebeveynler için bu konu daha da kritik. Çocuklar artık sadece bilgiye değil, sahte gerçekliklere maruz kalıyor. Onlara “internette her şeye inanma” demek yetmiyor. Artık şunu öğretmemiz gerekiyor:
“Gördüğün şey neden sana gösteriliyor?”
Belki de yapay zekâ çağının en önemli becerisi kodlama değil, şüphe edebilme yetisi. Eleştirel düşünce, bu yüzyılın en değerli kası hâline geldi.
Teknoloji insanlığın aynasıdır. Ona ne öğretirsek, onu büyütür. Eğer hız, sansasyon ve manipülasyonu ödüllendirirsek; yapay zekâ da bunu kusursuz yapar. Ama etik, sorumluluk ve bilinç talep edersek; teknoloji de o yönde evrilir.
Soru şu:
Gerçeği korumak için ne kadar yavaşlamaya, ne kadar düşünmeye razıyız?
Çünkü yapay zekâ artık sadece geleceği değil, gerçeğin kendisini yeniden yazıyor.
Ve bu hikâyede seyirci kalmak gibi bir lüksümüz yok.
Tülay Ataman