Gökyüzüne baktığımızda hepimiz aynı şeyi görürüz: Uçsuz bucaksız bir mavilik, pamuksu bulutlar veya geceyi süsleyen yıldızlar… Bazen bir uçağın bıraktığı beyaz izi takip ederiz, bazen de süzülen bir kartalın asaletine dalarız. Ancak o devasa boşluğun içinde, gözle görülmeyen ama yaşamın ritmini tutan, dünyanın dengesini omuzlarında taşıyan “görünmez kahramanlar” var.
Bugün, başımızı biraz daha yukarı kaldırıp, alkış seslerinin ulaşmadığı o sessiz devleri konuşalım istedim.
İlk kahramanlarımız, aslında her gün yanımızdan geçip giden ama mucizesine alışık olduğumuz kuşlar. Sadece “uçuyorlar” deyip geçiyoruz. Oysa o küçücük gövdelerin içine sığdırılmış navigasyon sistemleri, binlerce kilometrelik göç yollarını hatasız tamamlayan o sarsılmaz irade… Onlar, yeryüzünün tohumlarını taşıyan gizli bahçıvanlar. Gökyüzünde bir noktadan diğerine süzülürken aslında bir ormanı ekiyor, bir ekosistemi canlandırıyorlar. Biz aşağıda beton binaların arasında kaybolurken, onlar yukarıda yaşamın sürekliliğini kanatlarında taşıyorlar.
Göremediğimiz ama iliklerimize kadar hissettiğimiz o büyük güç: Rüzgâr. Çoğu zaman saçımızı dağıttığı için kızdığımız, şemsiyemizi ters çevirdiğinde söylendiğimiz o esinti, aslında dünyanın en büyük lojistik ağıdır. Isıyı dengeler, polenleri taşır, bulutları susuz topraklara sürükler. Rüzgâr olmasaydı, dünya durgun ve nefessiz bir yer olurdu. Gökyüzünün bu görünmez eli, sanki görünmez bir orkestra şefi gibi doğanın senfonisini yönetiyor. Hiçbir karşılık beklemeden, sadece eserek yaşamı dağıtıyor.
Peki ya o devasa metal kuşların, uçakların içindeki sessiz kahramanlar? Sadece pilotlardan bahsetmiyorum. Yerden binlerce fit yüksekte, bir kokpitin ışığında ya da bir kule ekranının başında gözünü kırpmadan bekleyenlerden bahsediyorum. Gece biz uykumuzun en derin yerindeyken, gökyüzünün trafiğini bir dantel gibi işleyen o dikkatli gözler… Onlar, sevdiklerimizi birbirine kavuşturan köprülerin mimarlarıdır. İsimlerini bilmeyiz, yüzlerini görmeyiz ama hayatımızı onların titizliğine emanet ederiz.
Gecenin karanlığında bize göz kırpan yıldızlar, sadece birer ışık kaynağı değildir. Onlar, insanlık tarihinin ilk haritaları, denizcilerin pusulası, şairlerin ilham kaynağıdır. Milyonlarca ışık yılı uzaktan gelen o kadim ışıklar, bize ne kadar küçük olduğumuzu ama aynı zamanda bu evrenin ne kadar kıymetli bir parçası olduğumuzu hatırlatır. Onlar, gökyüzünün hiç sönmeyen fenerleri, karanlığın içindeki umut nöbetçileridir.
Modern hayat bizi hep yere, ekranlara, ayak uçlarımıza bakmaya zorluyor. Oysa asıl özgürlük ve asıl kahramanlık hikayeleri başımızın üzerinde dönüp duruyor. Gökyüzünün bu görünmez kahramanları bize şunu fısıldıyor: “En büyük iyilikler, kimse görmediğinde yapılanlardır.”
Bir dahaki sefere dışarı çıktığınızda, sadece yürümeyin. Bir an durun, başınızı yukarı kaldırın ve o derin maviliğe bir teşekkür borcu ödeyin. Çünkü dünya sadece üzerinde yürüdüğümüz toprak değil, bizi sarmalayan o uçsuz bucaksız gökyüzü sayesinde nefes alıyor.
Unutmayın; kahraman olmak için pelerin takmaya gerek yoktur, bazen sadece bir kanat çırpışı, bazen bir esinti, bazen de karanlıkta bir ışık olmak yeterlidir.