Bu soru, edebiyatın ve psikolojinin yüzyıllardır cevabını aradığı o ince çizgide duruyor: Birini çok sevmek mi, yoksa o kişiyi kendi zihninde yarattığın bir hapishaneye hapsetmek mi? Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, bu tartışmanın dünyadaki en görkemli, en tozlu ve en sarsıcı “vaka çalışmasıdır.”
İnsanoğlu sevdiği zaman, dünyayı o kişinin etrafında döndürmeye meyillidir. Ancak bazı hikayeler vardır ki, orada dünya dönmeyi bırakır; zaman donar ve geriye sadece bir “nesne” kalır. Orhan Pamuk’un Netflix dizisiyle yeniden hayatımıza giren başyapıtı Masumiyet Müzesi, tam da bu noktada yakamızdan tutuyor ve soruyor: Sevdiğin kadının içtiği 4 bin 131 adet sigara izmaritini biriktirmek aşk mıdır, yoksa ruhun derinliklerinde yankılanan bir takıntı mı?
Kemal Basmacı’nın Füsun’a olan duygusu, bir noktadan sonra bir gönül bağı olmaktan çıkıp bir “küratörlüğe” dönüşür. Aşk, normal şartlarda iki kişilik bir yolculuktur; karşılıklıdır, akar, değişir ve gelişir. Oysa Kemal’in Çukurcuma’daki o evde kurduğu dünya, tamamen tek kişiliktir. Füsun orada olsa da olmasa da, Kemal onun dokunduğu tuzlukla, sürdüğü rujla, bindiği bisikletle bir bağ kurar.
Burada karşımıza çıkan şey, aşkın öznesinden kopup nesnesine aşık olma halidir. Takıntı, tam olarak budur: Karşındakinin özgürlüğünü ve gerçekliğini reddedip, onu kendi zihnindeki “mükemmel ve değişmez” anıya hapsetmek. Kemal, Füsun’u değil, Füsun’un hayatındaki izleri severek aslında onu bir nevi dondurur.
Aşk, birini serbest bırakabilme cesaretidir. Takıntı ise, onu bir cam fanusun ardına koyup sonsuza dek seyretme arzusudur. Kemal, Füsun’u bir müze objesi haline getirirken aslında onun nefes alan, hata yapan, başka arzuları olan bir insan olduğunu unutur. Müze, doğası gereği ölü şeylerin yeridir. Kemal’in “Masumiyet Müzesi” de aslında canlı bir aşkın değil, bitmiş bir hikayenin görkemli cenaze törenidir.
Peki, neden bu kadar etkileniriz bu hikayeden? Çünkü hepimizin içinde biraz Kemal vardır. Ayrıldığımız sevgilinin silmeye kıyamadığımız fotoğrafı, çekmecede duran eski bir sinema bileti ya da kokusu gitmesin diye yıkamadığımız bir kazak… Hepimiz hatıraları eşyalara yükleyerek zamanı durdurmaya çalışırız. Ancak Kemal bunu uç noktaya taşır; o, yas tutmayı bir yaşam biçimi haline getirir.
Eğer duygunuz sizi besliyor, büyütüyor ve hayata bağlıyorsa bu aşktır. Ama eğer duygunuz sizi bir eve kapatıyor, dünyadan koparıyor ve sadece geçmişin külleri arasında eşya saydırıyorsa, orada takıntının soğuk nefesi hissedilir. Aşk paylaşılır, takıntı ise sadece biriktirilir.
Kemal’in hikayesi, “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” cümlesiyle başlar. Takıntının trajedisi de buradadır: Mutluluğu yaşarken değil, ancak o anı bir müze kutusuna hapsettikten sonra fark edebilir.
Masumiyet Müzesi, bize aşkın ne kadar yüce, takıntının ise ne kadar yıkıcı olabileceğini aynı anda gösteren bir ayna. Belki de aşk, o eşyaların hiçbirine ihtiyaç duymadan, sevdiğin kişinin değişimine ve gidişine rıza gösterebilmektir.
Müzeler gezmek içindir; ancak bir insanın kalbi, başka bir insanın müzesi olmamalıdır. Çünkü gerçek hayat, tozlu raflarda değil, belirsiz ve özgür yarınlarda akar.
Hatice ÇELİKEL