Etrafıma bakıyorum; kulaklığını takmış ekranına odaklanmış genç bir kadın, kahvesinden bir yudum alıp uzaklara dalan bir adam… Hepimiz dışarıdan bakıldığında ne kadar sakin, ne kadar ‘buralı’ ve dekorun bir parçasıyız değil mi? Masalarımızdaki o devasa kahve bardakları, üstümüze geçirdiğimiz o sakin ve elit maskenin bir parçası. İçimizde sonsuz düşünceler, geleceğe dair belirsizlikler, acılar ya da özlemler dolu. Ama o dükkanın sınırları içine girdiğimizde, elimize o bardağı aldığımızda yüzümüzde sadece hafif, cool bir esinti bırakıyoruz geriye. Çünkü modern dünya bizden bunu bekliyor: İçerideki yıkımın şiddeti ne olursa olursa olsun, dışarıda hep ‘her şey yolunda’ imajı çizmek.
Laptobunu açıp hemen bir priz kenarı bulmaya çalışanların asıl güvendiği şey, prizin varlığı mıdır yoksa şarj aleti mi? Bu sorunun cevabı, insanın aslında neye güvendiğinde değil, neyin eksikliğinden daha çok korktuğunda saklı. Asıl hayati olan, o enerjinin kaynağıdır, yani prizdir. Ne kadar harika bir şarj aletiniz ya da laptobunuz olursa olsun, duvardaki o iki delikten akacak elektriğe muhtaçsınızdır. Priz, modern dünyadaki “sistemi” temsil eder. Laptobunu açıp priz kenarı arayan insan, aslında sistemin ona sunduğu imkanlara güvenir.Aslında asıl cevap, bağlantıda olma ihtiyacıdır. İnsan ne prizin varlığına ne de şarj aletine güvenir; insan ikisinin arasındaki o uyuma ve dolayısıyla kesintisiz hayatta kalma arzusuna güvenir. Şarj aleti insanın üstüne geçirdiği o “her şeye hazırlıklıyım, her şey yolunda” maskesidir; priz arayışı ise içten içe duyduğu o tükenme, dışlanma ve yarıda kalma korkusunun dışa vurumudur.
Yani priz kenarı arayan biri aslında şuna güvenir: “Ben görevimi yaptım, kablomu aldım; dünya da bana düşen o enerjiyi vermeli.” Bu bir tür modern yaşam sözleşmesidir. Ama tüm bu kargaşanın içinde ben şarj aletime güvenirim. Priz dış dünyanın bir lütfudur; varlığı da yokluğu da bize bağlı değildir. Oysa şarj aleti benim hazırlığımdır, benim irademdir, hayata karşı aldığım kendi sorumluluğumdur. Tıpkı yüzümüzdeki o sakin esinti gibi; dışarıda neyle karşılaşacağımızı, dünyanın bize o enerjiyi verip vermeyeceğini seçemeyiz ama yanımızda ne taşıyacağımızı biz belirleriz.
Cam kenarındaki o sakin duruşumuz, aslında dünyaya karşı bir savunma mekanizması. Ancak o dükkanın kapısından çıkıp, sokaktaki kalabalığa karıştığımızda maskelerimiz ağırlaşmaya başlıyor. Gerçek şu ki; yüzümüzde esmeyen o rüzgarlar, günün sonunda içimizdeki fırtınayı daha da büyütüyor.
Belki de kurtuluş, dünyanın bize priz sunup sunmayacağına aldırmadan, kendi şarj aletimize, yani kendi öz gücümüze tutunmakta saklıdır. İçeride fırtınalar kopsa bile, o fırtınayı kendi rüzgarımızla yönetebilmekte… Çünkü asıl yanılgımız, hayatı sadece duvardaki o iki deliğe, yani prizin insafına bağlı sanmaktır. Evet, sistem bize bir priz vadeder; toplum bize koltuklar, unvanlar, konfor alanları sunar.
Priz dışarıdadır. Başkalarının elindedir. Elektrik kesildiğinde ya da o dükkanın kapısından çıkıp sokaktaki kalabalığa karıştığımızda, o çok güvendiğimiz prizler bir anda yok olur. İşte o an maskeler ağırlaşır, yüzümüzde esmeyen rüzgarlar içimizdeki fırtınayı büyütür. Çünkü dışarıya bağımlı olan insan, priz bittiği an tükenen insandır.
Oysa kurtuluş, odağı prizden alıp şarj aletine, yani kendi hazırlığımıza ve irademize getirmektir. Şarj aleti, senin dünyaya karşı aldığın sorumluluktur; fırtınalı bir günde yanına aldığın şemsiyen, karanlıkta yaktığın kendi fenerindir. Dünya sana elektrik vermeyi reddettiğinde ya da prizleri kilitlediğinde seni ayakta tutacak olan şey, o şarj aletini neyle beslediğindir.
Elektrik, hayatın özüdür. İçindeki yaşama sevinci, yetenek, ham potansiyel ya da başarma arzusudur. Elektrik yoksa, yani içinde o çiğ motivasyon yoksa, sonraki adımların hiçbir önemi kalmaz.
Priz , dış dünyadır. Eğitim hayatın, karşına çıkan iş imkanları, doğru zamanda doğru yerde bulunmandır. İçinde elektrik (istek) olsa bile, bunu bağlayabileceğin bir priz (fırsat) yoksa o enerji içinde hapsolur, işe yaramaz.
Şarj aleti meselesine gelecek olursak; priz var (şartlar harika), elektrik var (içinde istek var) ama şarj aletin bozuksa (yani doğru yöntemin yoksa, tembellik ediyorsan, planlı çalışmıyorsan) o enerjiyi kendi hayatına aktaramazsın.
İşte bu yüzden metaforun nihai gerçeği şudur: Gerçek özgürlük, duvardaki prize köle olmak değil; enerjiyi dışarıdan dilenmeyi bırakıp, kendi şarj aletini kendi içindeki öz elektriğe bağlayabilmektir. Sokaktaki o kalabalıkta, prizlerin olmadığı o acımasız dünyada yürürken, bataryanı dolduran şey dışarısı olmamalı. Kendi fırtınanı kendi rüzgarınla yönettiğinde; şarj aletin artık sadece bir kablo değil, içindeki o bitmek bilmeyen potansiyeli hayatına aktaran en güçlü köprün haline gelir. Dünyanın elektriği kesilebilir, prizleri sökülebilir; ama kendi şarj aletine ve öz gücüne güvenen insan, kendi ışığını yaratmayı her zaman bilir.
Fatma Kıvrak Işıklı