Gündem hızlandı. Hem de eskisi gibi değil; baş döndüren, nefes aldırmayan, sindirmeye fırsat bırakmayan bir hızdan söz ediyoruz. Sabah başka bir krizle uyanıp akşam kendimizi bambaşka bir tartışmanın ortasında buluyoruz. Daha dün “çok önemli” dediğimiz bir konu, nasıl oluyor da bugün hatırlanmıyor bile. Peki gerçekten çok şey mi oluyor, yoksa biz mi çevremizde olan biteni kaçırıyoruz?
Aslında mesele tam da burada başlıyor: Bilgiye erişim arttıkça, anlama kapasitemiz de maalesef aynı oranda büyümüyor. Her şey elimizin altında, ama hiçbir şey aklımızda kalıcı değil. Çünkü artık öğrenmiyoruz, sadece olaylara maruz kalıyoruz. Bir başlık görüyoruz, bir video izliyoruz, birkaç yorum okuyoruz… Ve bilinçaltımızda “bunu biliyorum” hissi oluşuyor. Oysa bilmekle temasta bulunmak arasında ciddi bir fark var.
Gündemin hızının artması, bizim yavaşlamamızdan bağımsız değil. Aksine, bu hızın içinde zihinsel olarak yavaşlıyoruz. Çünkü beyin, bu kadar yoğun bilgi akışını işleyemiyor. Sürekli değişen konu ve olaylar, derinleşmeye izin vermiyor. Bir olayın sebeplerini, sonuçlarını, arka planını düşünmeden diğerine geçiyoruz. Bu da bizi yüzeysel bir farkındalığa mahkûm ediyor.
En tehlikeli olan da şu: Artık düşünmeden fikir sahibi oluyoruz. Bir olayın sadece görünen kısmıyla karar veriyoruz. Sosyal medyada birkaç saniyelik içerik ve haberlerle kanaat oluşturuyor, sonra da bunu savunmaya geçiyoruz. Oysa gerçek dediğimiz şey, çoğu zaman ilk gördüğümüzden çok daha karmaşık.
Bu hızın bir başka sonucu duygusal olarak yorgun hissetmek. Her gün yeni bir olay, yeni bir öfke, yeni bir üzüntü… Ama hiçbirini tam olarak yaşamıyoruz. Birine üzülmeye başlarken diğerine kızıyoruz. Duygularımız bile yüzeyselleşiyor. Derinleşemeyen duygu, kalıcı etki de bırakmıyor.
Peki neyi gözden kaçırıyoruz?
En başta anlamayı kaçırıyoruz. Olayların neden olduğunu, nasıl geliştiğini, kimleri nasıl etkilediğini… Yani hikâyenin kendisini kaçırıyoruz. Sadece sonucu görüyoruz, sürece görmüyor ya da odaklanmıyoruz. Sadece gürültüyü duyuyoruz, arkasındaki sesi görmezden geliyoruz.
İkincisi, empatiyi kaçırıyoruz. Hızlı tüketilen gündem, insanları da “tüketilebilir” hale getiriyor. Bir gün desteklediğimiz birini ertesi gün kolayca silebiliyoruz. Çünkü bağ kurmuyor sadece izlemeyi tercih ediyoruz.
Ve belki de en önemlisi: Kendimizi kaçırıyoruz. Bu kadar dışarı odaklı bir akışın içinde, kendi düşüncelerimize, duygularımıza, hatta sessizliğimize bile süreç içerisinde yer kalmıyor. Sürekli bir şeyleri takip ederken aslında kendi içimizi ihmal ediyoruz.
Oysa bazen hayatta yavaşlamak gerekiyor. Bir haberi gerçekten okumanın, bir konuyu araştırmanın, bir fikri sorgulamanın hatta belki de en radikali, hiçbir şey yapmadan sadece düşünmenin önemini anlamamız gerekiyor.
Çünkü gündem her zaman hızlanmaya devam edecek ve bu durum hiçbir zaman değişmeyecek. Ama bizim o hızın içinde nasıl konumlandığımız tamamen bizim elimizde. Her şeye yetişmek zorunda değiliz. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değiliz.
Belki de asıl mesele, daha az şeyi ama daha iyi anlamaktan geçiyordur.
Buse Önder