Penceremi araladığımda içeri süzülen o ilk ılık rüzgâr, sadece kışın soğuğunu değil, ruhumun üzerindeki o ağır, gri örtüyü de usulca kaldırıp attı bugün. Takvimler Nisan’ı işaret ederken, doğanın o mucizevi uyanışına tanıklık etmek; insana “bitti” dediği yerden yeniden başlama gücü veren en büyük dersmiş, bir kez daha anladım.
Şöyle bir durup dışarıya, o taze yeşilin bin bir tonuna baktığımızda aslında hepimiz aynı şeyi fısıldıyoruz içimizden: “Hoş geldin Nisan, hoş geldin umut.”
Bahar, sadece bir mevsim geçişi değildir; bahar, evrenin bize her yıl bıkmadan usanmadan verdiği bir sözdür. Kışın o sert ayazında kuruyan dalların, donan toprağın ve yuvasına çekilen canlının aslında ölmediğini, sadece dinlendiğini kanıtlayan koca bir mucizedir. Nisan geldiğinde, o çatlamış toprağın bağrından fışkıran minicik bir çiçek, bize dünyanın en güçlü nutuğundan daha fazlasını anlatır: “Dayan, bak ben başardım, sen de başarabilirsin.”
Modern hayatın hengamesinde, beton yığınlarının arasında koştururken çoğumuz ruhumuzu bir kış uykusuna yatırıyoruz. Faturalar, geçim dertleri, ekranlardan akan o ağır savaş haberleri ve dünyanın nereye gittiğine dair bitmek bilmeyen o kaygı bulutları… Hepsi üzerimize bir kar tabakası gibi çöküyor. Kalbimiz katılaşıyor, bakışlarımız donuklaşıyor.
Ama Nisan… Nisan öyle bir dosttur ki, kapınızı çalmadan içeri girer. Pencere kenarındaki saksıda uyanan bir sürgünle, sabahın köründe neşeyle şakıyan bir kuşun sesiyle size “Uyan!” der. “Sıyrıl o ağır hırkalarından, bak gökyüzü hala mavi, bak güneş hala senin için doğuyor.” İnsan, Nisan’ın o taze kokusunu içine çektiğinde; hayal kurmanın, yeniden sevmenin ve en önemlisi “iyileşmenin” hala mümkün olduğunu iliklerine kadar hisseder.
Umut dediğimiz şey, öyle gösterişli salonlarda, büyük başarı hikayelerinde gizli değildir aslında. Umut; toprağın altındaki o karanlığa, o neme ve soğuğa rağmen güneşe doğru başını kaldıran tohumun inadındadır. Son zamanlarda yaşadığımız tüm o acılara, savaşların gölgesine ve Fatmanur öğretmenlerimiz gibi yarım kalan hayatlarımıza rağmen; Nisan bize umudun bir lüks değil, bir zorunluluk olduğunu hatırlatır.
Eğer doğa bunca fırtınadan, bunca kardan sonra pes etmiyorsa, biz neden edelim? Nisan, bize yaralarımızı güneşle kurutmayı, kırılan dallarımızı taze tomurcuklarla sarmayı öğretir. Hayat, bazen bir fırtınada her şeyini kaybetmek; ama ilk güneşle birlikte en güzel köşenden yeniden filizlenmektir.
Bu Nisan, kendinize bir iyilik yapın. Telefonun o bitmek bilmeyen bildirimlerinden, dünyanın o yorucu gürültüsünden bir anlığına sıyrılın. Bir ağacın dibine oturun. Sadece izleyin; karıncaların telaşını, yaprakların hışırtısını, bulutların ağır aksak yolculuğunu… Göreceksiniz ki, dünya biz yetişmeye çalışmasak da kendi ritminde, muazzam bir barışla dönmeye devam ediyor.
İnsanın en büyük trajedisi, hayatı bir varış noktası sanmasıdır. Oysa hayat, Nisan sabahında burnunuza çalınan o yağmur sonrası toprak kokusundadır. Bir dostun içten gülüşünde, bir çocuğun bayram sevincinde, henüz açmamış bir gül goncasının sabrındadır.
Dostlarım, dışarıda mevsim ne olursa olsun, asıl mesele insanın kendi baharını içinde yaşatabilmesidir. Nisan bize yolu gösterdi; şimdi sıra bizde. Eski kırgınlıkları kışın o soğuk rüzgârlarına bırakın. Kendinize, hatalarınıza ve hayallerinize karşı biraz daha nazik olun.
Unutmayın; en uzun kış bile Nisan’ın o ilk papatyasına yenik düşer. Kalbinizdeki o umut tohumunu sulamayı unutmayın. Çünkü dünya, ancak biz hayal kurmaktan vazgeçmediğimiz sürece dönmeye devam edecek.
Nisan’ın o şifalı aydınlığı ruhunuzu sarsın. Hoş geldin bahar, biz de buradayız ve hala umutluyuz!
Hatice ÇELİKEL