Bugünlerde başımı ne yana çevirsem, bir yerlere yetişmeye çalışan, yüzünde o telaşlı maskeyle bir şeyleri kaçırmaktan korkan ama aslında kaçırdığı şeyin bizzat kendisi olduğunu fark etmeyen insanlarla karşılaşıyorum. Elimizde telefonlar, zihnimizde ödenmesi gereken faturalar, bitmesi gereken işler, kazanılması gereken savaşlar… Herkes bir “yarın” inşa etme peşinde; ama kimse o yarın geldiğinde içinde oturacak huzuru biriktirmeyi akıl etmiyor.
Sahi, hayat ne zaman sadece bir “yapılacaklar listesi” haline geldi?
Eskiden bayram sabahlarını, bir sofranın başında edilen o uzun, ballı sohbetleri hatırlar mısınız? Göz göze gelmenin, birinin dizine başını yaslamanın, sessizce ama beraberce durmanın bir kıymeti vardı. Şimdi ise en derin dertlerimizi bile bir “emojiye” sığdırıyoruz. “Nasılsın?” sorusu, cevabı merak edildiği için değil, sadece bir nezaket kalıbı olduğu için soruluyor. Birine dokunmak, onun ruhundaki o ince sızıyı hissetmek yerine, sosyal medya ekranlarında parlayan o sahte mutluluk vitrinlerini izleyip kendi hayatımızı başkalarının “en iyi anlarıyla” kıyaslıyoruz.
Oysa hayat, o filtrelerin arkasındaki kusurlarda gizlidir. Dağınık bir evde paylaşılan kahkahada, ütüsüz bir gömlekle gidilen samimi bir dost meclisinde, ağlarken burnunu çektiğin o en çaresiz anındadır gerçeklik. Mükemmel olma çabası, insanı en çok yoran prangadır.
Geçen gün bir parkta oturdum; yaşlı bir amcanın, yanındaki torununun saçlarını okşayışını izledim. O amcanın bakışlarındaki o derin huzur ve biraz da hüzün, bana şunu fısıldadı: Zaman, biz planlar yaparken başımızdan aşağı dökülen bir kum saati gibi. Durduramıyoruz, yavaşlatamıyoruz. Ama o kum tanelerinin parmaklarımızın arasından süzülürken bıraktığı o hissi fark edebiliriz.
Bir çiçeğin açışını izlemek için vakit ayırmayan, bir akşamüstü güneşin o bakır rengi batışına dalıp gitmeyen bir ruh, dünyayı gezse de aslında hep aynı yerde sayıyordur. Bizler “vaktim yok” dedikçe aslında “hayatım yok” diyoruz. Çünkü vakit, harcanan bir şey değil; yaşanan bir şeydir.
En acısı da insanın kendine geç kalmasıdır. Başkalarını mutlu etmek, başkalarının gözünde “başarılı” görünmek, toplumun bize biçtiği o dar elbiselere sığmaya çalışmak… Peki ya senin içindeki o küçük çocuk? Hani o bir zamanlar sadece gökyüzüne bakıp hayaller kuran, bir topaç peşinde dünyaları unutan o saf ruh? Onu ne zaman bir odaya kilitledin?
Gelecek, hepimiz için bir muamma. Dünya nereye gidiyor, savaşlar bitecek mi, yapay zekalar bizi ele geçirecek mi… Bunlar büyük sorular. Ama asıl büyük soru şu: Sen bugün, şu an, nefes aldığını gerçekten hissettin mi? Sevdiğin birinin sesindeki o ince titreşimi fark ettin mi? Ya da sadece durup, “iyi ki buradayım” diyebildin mi?
Dostlarım, hayat bize sunulmuş bir görev kağıdı değil, her sabah yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir mucizedir. Ne geçmişin pişmanlıkları bugünün güneşini karartmalı, ne de yarının endişeleri bugünün sevincini çalmalı.
Bugün eve dönerken, kulaklığınızı çıkarın. Sokağın sesini, rüzgarın fısıltısını, insanların telaşını ama en çok da kendi kalbinizin atışını dinleyin. Birine sebepsiz yere gülümseyin. Bir çiçeğe su verin. Ve kendinize şunu hatırlatın: Kusurlarınızla, yaralarınızla ve tüm eksiklerinizle, siz bu hayatın en değerli parçasısınız.
Çünkü gün bittiğinde elimizde kalan ne banka hesaplarımız olacak, ne de sosyal medyadaki beğenilerimiz. Sadece, birinin ruhuna bıraktığımız o sıcak dokunuş ve kendimize duyduğumuz o sessiz şefkat kalacak.
Yavaşlayın… Hayat, tam da o yavaşladığınız yerdeki boşlukta sizi bekliyor…
Hatice ÇELİKEL