Bugünlerde haber bültenlerini açtığımızda, ekranın köşesinde akan o rakamlar bizi korkunç bir alışkanlığa sürüklüyor. “Şu kadar can kaybı, bu kadar füze, şu stratejik tepe…” Kelimeler havada uçuşurken, sanki bir video oyununun istatistiklerini izliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Oysa savaş, generallerin satranç tahtası ya da siyasetçilerin büyük cümleleri değildir. Savaş, mutfakta bir daha hiç oturulmayacak olan o boş sandalyedir. Savaş, bir çocuğun uykusunda sıçrayarak uyanması ve gökyüzüne bakmaya korkmasıdır.
İnsanlık olarak teknolojiyle övünüyoruz. Yapay zekalarla geleceği kuruyor, uzayın derinliklerini keşfediyoruz. Ama ne garip ki, binlerce yıl önceki o ilkel öfkemizi bir türlü dizginleyemiyoruz. Bir düğmeye basarak binlerce kilometrelik mesafeleri yok edebilme gücüne sahip olmak, bizi daha medeni yapmıyor; sadece yıkımı daha profesyonel hale getiriyor.
Modern savaşın en acı tarafı, hedefi görmeden öldürebilme “konforu”. Bir bilgisayar ekranına bakan operatör ile o bombanın düştüğü evdeki anne arasında hiçbir bağ kalmadı. Oysa bir insanın canı yanarken çıkan o ses, dünyanın her yerinde aynıdır. Acının dili, dini veya pasaportu yoktur. Bir bomba patladığında, sadece binalar değil, insanlığın bin yılda biriktirdiği o ince medeniyet cilası da yerle bir oluyor.
Bir yetişkin için savaş, bir ideoloji ya da bir toprak davası olabilir. Ama bir çocuk için savaş, dünyanın sonu demektir. Bir çocuğun zihninde gökyüzü; uçurtmaların, kuşların ve hayallerin yeridir. Eğer o gökyüzü artık ölüm saçan füzelerin ve gri dumanların meskeni olmuşsa, o nesli nasıl iyileştirebiliriz?
Savaşın en büyük kaybı binalar değildir; binalar yeniden dikilir. Asıl kayıp, o çocukların gözlerindeki ışıktır. Bir sığınakta titreyerek sabahı bekleyen bir çocuğun ruhundaki kırılma, hiçbir barış antlaşmasıyla tamamen onarılamaz. Biz yetişkinler “haklılık” paylarımızı yarıştırırken, bir çocuğun en sevdiği oyuncağını enkazın altında bırakıp kaçışını hangi strateji açıklayabilir?
Savaşın bir diğer sessiz kurbanı da bizim vicdanımız. Uzaktaki savaşları izlerken hissettiğimiz o geçici üzüntü, yerini zamanla “kanunlaşmış bir umursamazlığa” bırakıyor. “Orası hep karışıktı zaten” ya da “Bizim meselemiz değil” diyerek kalbimizin etrafına ördüğümüz o duvarlar, aslında bizi de çürütüyor. Başkasının acısına sağırlaştığımızda, kendi insanlığımızdan da bir parça kaybediyoruz.
Çünkü savaş sadece cephede değil, sokağımızdaki nefret dilinde, sosyal medyadaki acımasız yorumlarda ve ötekileştirdiğimiz her “başkasında” başlıyor. Barış, sadece silahların susması değil; insanın, kendinden olmayanı da “can” olarak görebilme cesaretidir.
Dünya zor bir zamandan geçiyor. Barut kokusu rüzgarlarla her yere taşınıyor. Ama unutmamalıyız ki; karanlığın en koyu olduğu an, sabaha en yakın olan andır. Savaşın o yıkıcı gürültüsüne karşı, bizler inadına yaşamın, nezaketin ve bir arada durabilmenin sesini yükseltmeliyiz.
Birbirimizin yarasına merhem olmak, bir yetimin başını okşamak ya da sadece barışın mümkün olduğuna inanmak bile bir direniştir. Çünkü tarih, sadece kazananları değil; en karanlık zamanlarda bile insan kalmayı başarabilenleri asıl kahramanlar olarak yazacaktır.
Gelin, gökyüzünü yeniden uçurtmalara bırakalım. Çünkü savaş ne kadar büyük olursa olsun, bir çocuğun gülümsemesindeki o masum güçten daha kalıcı değildir.
Hatice ÇELİKEL