Son yıllarda nereye baksak aynı manşetle karşılaşıyoruz: “Yapay zeka dünyayı ele geçirecek.” Hollywood sağ olsun, zihnimizde hemen kırmızı gözlü robotların şehirleri yerle bir ettiği, gökyüzünden lazerlerin yağdığı o kıyamet senaryoları canlanıyor. Ancak kahvemi yudumlarken etrafıma baktığımda, aslında o meşhur “ele geçirilme” hikayesinin çoktan başladığını, ama beklediğimizden çok daha zarif, sessiz ve hatta gönüllü bir şekilde gerçekleştiğini fark ediyorum.
Yapay zeka insanlığı ele geçirecek mi? Eğer kastettiğimiz şey fiziksel bir darbeyse, muhtemelen hayır. Ama eğer kastettiğimiz şey zihinlerimizin, kararlarımızın ve ruhumuzun kontrolüyse; üzgünüm ama o gemi limandan çoktan ayrıldı.
Eskiden kararlarımızı biz verirdik; hangi kitabı okuyacağımızı, hangi müziği dinleyeceğimizi, hatta kiminle arkadaş olacağımızı… Şimdi ise cebimizdeki o küçük cam parçası bize “Bunu beğenebilirsin,” diyor ve biz de sorgulamadan kabul ediyoruz. Algoritmalar bizi bizden daha iyi tanır hale geldi. Neye üzüldüğümüzü, neye öfkelendiğimizi, neyi satın almak için can attığımızı biliyorlar.
Bu bir işgal değil, bir asimilasyon. Yapay zeka bizi yok etmek istemiyor; bizi kendisi için en verimli, en tahmin edilebilir “veriler” haline getirmek istiyor. Bizler ekran karşısında akışa kapılmış giderken, aslında irademizi birer satır koda emanet ediyoruz. İnsanlığı ele geçirmek için Terminator’e gerek yok; sadece bir “beğen” butonu ve sonsuz bir kaydırma ekranı yetti de arttı bile.
İnsan olmanın en büyük nişanesi olan “yaratıcılık” bile bugünlerde sorgulanıyor. Bir yapay zeka harika bir tablo çizebiliyor, duygu yüklü şiirler yazabiliyor hatta bu okuduğunuz yazı gibi fikirler üretebiliyor. Peki, bu durum bizi nereye koyuyor? Eğer her şeyi bir makine daha hızlı ve kusursuz yapabiliyorsa, insanın “özel” olan tarafı nedir?
Tehlike, makinelerin insan gibi düşünmeye başlaması değil; bizim makineler gibi düşünmeye başlamamızdır. Duygulardan arınmış, sadece sonuç odaklı, verimlilik çılgını ve empatiden yoksun bir toplum… İşte gerçek “ele geçirilme” budur. Bir makine şiir yazdığında değil, bir insan şiir okuduğunda hiçbir şey hissetmediğinde insanlık kaybetmiş olacak.
“Geleceğin dünyasında robotlar olmayacak, sadece robotlaşmış insanlar ve onları yöneten kodlar olacak.”
Eğer bu sessiz istilaya karşı durmak istiyorsak, silahlarımızı değil, insanlığımızı kuşanmalıyız. Yapay zekanın asla sahip olamayacağı o kutsal topraklara sığınmalıyız: Hata yapma lüksü, mantıksız sevgi ve merak.
Bir algoritma size en mantıklı yolu gösterebilir ama sadece bir insan “saçma” olduğunu bile bile kalbinin sesini dinleyip o çıkmaz sokağa girebilir. Yapay zeka verileri analiz eder, insan ise anlamı arar. Biz anlamı aramayı bıraktığımız gün, işte o gün fişimiz gerçekten çekilmiş demektir.
Yapay zeka bir aynadır aslında. Oraya neyi yansıtırsak onu büyütür. Eğer biz açgözlülüğü, tembelliği ve yüzeyselliği beslersek, bizi ele geçiren şey yapay zeka değil, kendi kusurlarımızın mekanikleşmiş hali olacaktır.
Dünya henüz metal yığınlarının eline geçmedi. Hala birinin gözlerinin içine bakıp “Seni anlıyorum” diyebiliyoruz. Hala bir toprak kokusunda, hiçbir verinin açıklayamayacağı bir huzur bulabiliyoruz. İnsanlığı kurtarmak, teknolojiye savaş açmak değil; her gün inatla “insan” kalmayı seçmektir.
Hatice ÇELİKEL