Beğenilerin Ötesinde: Hayat Ekranın Neresinde Kaldı?

Yayınlama: 23.02.2026
A+
A-

Geçen gün bir kafede otururken gayriihtiyari etrafıma göz gezdirdim. Dört kişilik bir arkadaş grubu, masanın ortasında duran iştah açıcı pastalar ve dumanı tüten kahveler… Ama masada eksik olan bir şey vardı: Sohbet. Herkesin boynu, o meşhur “modern zaman rükusu” ile öne eğilmiş, parmaklar hummalı bir şekilde ekranları kaydırıyordu. Ortaya gelen o muazzam pasta, tadılmadan önce her açıdan fotoğraflandı, filtrelerle “ideal” formuna kavuşturuldu ve dijital dünyaya servis edildi. Onlar için o an, ancak başkaları tarafından beğenildiğinde “yaşanmış” sayılacaktı.

Sahi, biz ne ara yaşamayı değil de, yaşadığımızı kanıtlamayı önceliğimiz haline getirdik?

Pikselden Kalbe Giden Yol Kapalı

Sosyal medya, bize devasa bir meydanda herkesle kol kolaymışız illüzyonunu pazarlıyor. Oysa o meydanda kimsenin kimseyle göz teması kurduğu yok. Birinin acısına “üzgün surat” emojisi bırakmakla, diz dize oturup elini tutmak arasındaki o uçurumu ne zaman bu kadar küçümsedik? Sosyal hayat dediğimiz şey, bir algoritmanın bize sunduğu “keşfet” sekmesinden ibaret değildir. Sosyal hayat; bir dostun sesindeki o görünmez titremeyi yakalamak, bir şakaya aynı anda, içten gelen bir kahkahayla eşlik etmek ve telefonun şarjı bittiğinde bile bitmeyen o derin muhabbetlerdir.

Gerçek hayatın çözünürlüğü, en gelişmiş akıllı telefonun kamerasından bile daha yüksektir. Çünkü gerçek hayatta kokular vardır, rüzgarın serinliği vardır, birinin size bakarken parlayan göz bebekleri vardır. Bunların hiçbirini bir ekranın soğuk camına sığdıramazsınız.

“Story” Bitince Geriye Ne Kalıyor?

Herkesin kendi hayatının yönetmeni olduğu bir dünyada yaşıyoruz. En mutlu anlarımızı, en şık kıyafetlerimizi, en entelektüel okumalarımızı birer “hikaye” (story) olarak paylaşıyoruz. Ama o 24 saatlik süre dolup da paylaşım kaybolduğunda, elimizde gerçekten ne kalıyor? Eğer o anı sadece paylaşmak için kurguladıysak, aslında o anı hiç yaşamamışız demektir.

Bir konserde sanatçıyı çıplak gözle değil de telefon ekranından izleyen birinin, o müziğin ruhuna dokunması ne kadar mümkün? Bizler, anıları biriktirmek yerine depolamayı seçiyoruz. Oysa hayat, “kaydet” tuşuna bastığımızda değil, kendimizi akışa bıraktığımızda gerçekleşir.

Gerçek sosyalleşme, kimsenin sizi izlemediği anlarda kurduğunuz bağdır.

Sokaktaki Hayata Dönüş Bileti

Sosyal medya kötü bir yer değil, harika bir araç. Ancak sorun şu ki; biz aracı, amacın kendisi yaptık. Gerçek sosyal hayat, mahalle bakkalıyla edilen iki çift laftır, parkta bankta oturan bir teyzenin hikayesine kulak misafiri olmaktır, telefonları masanın ortasına üst üste koyup ilk dokunanın hesabı ödediği o samimi iddialardır.

İnsan, dokunabildiği, sesini duyabildiği ve kokusunu alabildiği ölçüde sosyal bir varlıktır. Beğeni sayıları ruhumuzu doyurmaz, sadece egomuzu parlatır. Oysa bizim ihtiyacımız olan şey cilalanmış egolar değil, iyileştirilmiş ruhlardır.

Hayat, o parlak camların arkasında değil, sokağın gürültüsünde, denizin tuzunda ve sevdiğimiz insanın nefes alışında akıp gidiyor. Bir dahaki sefere bir dostunuzla buluştuğunuzda, dünyayı o küçük kutuya hapsetmek yerine cebinize koyun. Göreceksiniz ki; çekmediğiniz o fotoğrafın hatırası, binlerce “like” almış bir kareden çok daha uzun süre kalbinizde yaşayacak.

Çünkü gerçek hayat, çevrimiçi olduğunuzda değil, kendinizle ve başkalarıyla “gerçekten” temas kurduğunuzda başlar.

Hatice ÇELİKEL

REKLAM VERMEK İÇİN ARAYIN
0532 659 8130