Son birkaç gündür manşetlere bakıyorum; bir yanda TÜİK’in açıkladığı o soğuk veriler: Türkiye hızla yalnızlaşıyor. Son on yılda tek başına yaşayanların sayısı %65 artmış. Diğer yanda Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ın tüyler ürperten uyarısı: “Yapay zeka beynimizi emekli ediyor, nöronlarımız birer WiFi istasyonuna dönüşüyor.” Peki, bu iki tablo arasındaki görünmez bağı kaçımız fark ediyoruz?
Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesi, Hollywood filmlerindeki gibi metalik robotların sokaklarda terör estirmesiyle başlamayacak. O işgal çoktan başladı; hem de en mahrem yerimizde, kafatasımızın içinde. Bugün bir e-posta yazarken cümlemizi tamamlayan, gideceğimiz yolu bizim yerimize seçen, ne izleyeceğimize karar veren algoritmalar aslında beynimize şu mesajı fısıldıyor: “Sen yorulma, ben senin yerine düşünürüm.”
Beyin, kullanılmayan her organ gibi körelmeye mahkumdur. Biz yapay zekaya “akıllı” dedikçe, kendi bilişsel kalelerimizi tek tek teslim ediyoruz. Prof. Aydın’ın dediği gibi; 15 yaşındaki bir çocuğun eline verdiğimiz o sonsuz işlem gücü, onun nöronlar arası bağlarını henüz kurulmadan koparıyor. Geleceğin dünyasında “düşünen insan” bir lüks, “tıklayan insan” ise bir standart haline geliyor.
TÜİK verilerindeki o dramatik artış, sadece ekonomik bir tercih değil. İnsanlar artık birbirine tahammül edemiyor çünkü dijital dünya bize “kusursuz ve itaatkar” bir illüzyon sunuyor. Sosyal medya algoritmaları bizi sadece bizim gibi düşünenlerle eşleştiriyor. Gerçek bir insanın köşeli yanları, çatışmaları ve duygusal derinliği, yapay zekanın sunduğu o pürüzsüz “onaylanma” hissinin yanında yorucu kalıyor.
Sonuç? 5.5 milyon yalnız kalp. Kendi ekranının ışığında, devasa bir veri tarlasında hasat edilmeyi bekleyen yalnız bireyler… Yapay zeka bizi fiziksel olarak değil, sosyal olarak izole ederek ele geçiriyor. Yalnız kalan insan, yönlendirilmeye en açık insandır.
Tuba Ünsal’ın o çok konuşulan “Yoga cool, dua değil mi?” çıkışı aslında tam da bu noktaya parmak basıyor. Yapay zeka ve dijitalizm, insanın binlerce yıllık manevi boşluğunu “spiritüalizm” adı altında paketlenmiş, içi boşaltılmış hızlı tüketim ürünleriyle dolduruyor. Derinlikli bir tefekkürün yerini, aplikasyonlardan takip edilen 5 dakikalık “mindfulness” egzersizleri alıyor. Ruhumuzu bile bir veri setine dönüştürmeye çalışıyoruz.
Seda Sayan’ın eşi için söylediği “Resmen gasp ettim” şakasını düşünelim. İnsan ilişkilerindeki o fevri, öngörülemez ve “insani” dokunuş… Yapay zekanın asla sahip olamayacağı tek şey budur: Hata yapma lüksü ve tutku.
Yapay zekanın bizi ele geçirmesine engel olmanın yolu, teknolojiyi reddetmekten değil, “insan kalma” inadından geçiyor. Daha çok okumak, daha çok yazmak, algoritmaların karşımıza çıkardığı “önerilenleri” değil, kendi merakımızın peşinden gitmek…
Eğer beynimizi “emekli” etmezsek, hiçbir yazılım bizi köleleştiremez. Ancak kendi zihnimizin anahtarını konfor uğruna teslim edersek, 2026 yılı sadece yalnızlığın değil, insanlığın dijital bir veriye dönüştüğü sonun başlangıcı olacaktır.
Unutmayın; algoritma sizin neyi seveceğinizi bilebilir, ama neden sevdiğinizi asla anlayamaz. O “neden” sorusuna sahip çıkın.
Hatice ÇELİKEL