Eğitimde Yapay Zekâ: Kolaycılık mı, Yeni Bir Sorumluluk mu?
Tülay Ataman – Köşe Yazısı
Yapay zekâ eğitim alanına girdiğinden beri iki uç duygu arasında sıkışıp kaldık: Büyük bir heyecan ve derin bir endişe. Bir yanda “Çocuklar artık daha hızlı öğrenecek” diyenler, diğer yanda “Düşünmeyi tamamen bırakacaklar” diye haklı olarak kaygılananlar… Gerçek şu ki, yapay zekâ ne bir mucize ne de tek başına bir felaket. Asıl mesele, onu nasıl ve kim için kullandığımız.
Bugün bir öğrenci birkaç saniyede kompozisyon yazdırabiliyor, bir öğretmen dakikalar içinde kişiselleştirilmiş ders planı hazırlayabiliyor. Bu, zaman kazandıran bir devrim gibi görünüyor. Ancak burada sormamız gereken kritik bir soru var:
Zaman kazanırken neyi kaybediyoruz?
Eğitim sadece bilgi aktarmak değildir. Eğitim; düşünmeyi, hata yapmayı, merak etmeyi ve sabretmeyi öğretir. Yapay zekâ ise çoğu zaman “en kısa yol”u sunar. İşte tam da burada risk başlar. Çocuklar cevaba hızla ulaşırken, o cevaba giden zihinsel yolculuğu yaşamazsa, öğrenme yüzeyde kalır. Bilgi artar ama bilgelik aynı hızda büyümez.
Öte yandan yapay zekâyı tamamen dışlamak da gerçekçi değil. Tıpkı bir zamanlar hesap makinesine, internete ya da akıllı tahtalara direnildiği gibi… Bugün artık biliyoruz ki mesele araç değil, rehberliktir. Yapay zekâ doğru kullanıldığında, öğretmenin yerini alan değil, öğretmeni güçlendiren bir yardımcı olabilir.
Mesela öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuk için kişisel hızda ilerleyen bir yapay zekâ destekli sistem, özgüveni yeniden inşa edebilir. Öğretmen, sınıfta herkese aynı anda yetişmeye çalışmak yerine, yapay zekânın sağladığı analizlerle kimin neye ihtiyacı olduğunu daha net görebilir. Bu, insani temasın azalması değil; tam tersine, daha nitelikli bir temasın önünü açabilir.
Ancak burada çok net bir kırmızı çizgi var:
Yapay zekâ öğretmez, öğretimi destekler.
Yapay zekâ terbiye etmez, değer kazandırmaz.
Yapay zekâ vicdan, empati ve etik üretemez.
Bu yüzden eğitimde yapay zekâ konuşurken teknoloji kadar pedagojiyi, etik kadar psikolojiyi de masaya koymak zorundayız. Çocuklara sadece “nasıl kullanılır”ı değil, “ne zaman kullanılmaz”ı da öğretmeliyiz. Çünkü geleceğin okuryazarlığı artık sadece okuma-yazma değil; dijital farkındalık.
Bir başka önemli mesele de ebeveynler. Yapay zekâ çağında anne babalık, eskisinden daha pasif bir rol değil; aksine daha bilinçli bir rehberlik gerektiriyor. “Ödevini yapay zekâya yaptırdı mı?” sorusundan önce şunu sormalıyız:
“Bu araç, çocuğumun düşünme becerilerini destekliyor mu, yoksa onların yerine mi geçiyor?”
Ben bir anne olarak da şuna inanıyorum: Çocukların zekâsı kadar merakı korunmalı. Yapay zekâ, merakı öldüren bir konfor alanına dönüşürse, eğitim kaybeder. Ama merakı besleyen bir yol arkadaşı olursa, hepimiz kazanırız.
Sonuç olarak; eğitimde yapay zekâ meselesi bir “evet” ya da “hayır” meselesi değil. Bu bir denge meselesi. İnsanı merkeze alan, öğretmeni güçlendiren, çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimini koruyan bir denge…
Teknoloji hızla ilerliyor olabilir ama eğitimin pusulası hâlâ aynı yerde duruyor:
İnsan yetiştirmek.
Ve bu pusulayı yapay zekâya değil, yine bize emanet etmek zorundayız.
Tülay Ataman