“Görünenler” ile “Hissedilenler” arasındaki o uçurum, 2026 yılının şafağında artık bir boşluk değil, koca bir kanyon. Modern insan, bu kanyonun üzerinde gerilmiş ince bir ipte yürüyor; bir tarafta pırıltılı ekranların dikte ettiği “mükemmel” gerçeklik, diğer tarafta ise ruhun derinliklerinde yankılanan o huzursuz, tekinsiz sızı.
Bugünlerde bu sızının en somut adı: Epstein Dosyaları.
Jeffrey Epstein davası, sadece bir fuhuş ağı veya bir “zengin şımarıklığı” hikayesi değil. Bu dava, insanlığın “görünen” ile “hissedilen” arasındaki en büyük trajedisidir. Görünen tarafta ne vardı? Hayırsever iş insanları, bilim dünyasına fon akıtan dâhiler, şık davetlerde boy gösteren siyasetçiler ve her biri birer başarı ikonu olan “seçkinler”. Onlara baktığımızda gördüğümüz şey, medeniyetin zirvesiydi. Pırıltılı, tertemiz ve ulaşılmaz.
Peki, o sırada ne hissediliyordu? O özel adanın kıyılarında, o lüks malikanelerin kapalı kapıları ardında hissedilen şey; çaresizlik, çocukluğun çalınışı ve gücün karşısında ezilen bir ruhun feryadıydı. Epstein davası bize şunu öğretti: Vitrin ne kadar parlaksa, depo o kadar karanlık olabilir. Biz vitrindeki ışığa bakarken, bir yerlerde “insanlığın” un ufak edildiğini hissetmemeyi seçtik. Ya da seçmek zorunda bırakıldık.
Epstein gibi figürlerin yarattığı o sahte gerçeklikte, ahlak sadece zayıflar için geçerli bir kuraldı. “Görünen” dünyada hukuka saygılı görünen bu isimler, “hissedilen” dünyada kendilerini yasanın üstünde, adeta birer modern çağ tanrısı olarak konumlandırdılar. Sade’ın “Juliette” karakterindeki o canavarca rasyonalite gibi; vicdandan kopmuş bir akıl, en verimli sömürü aracına dönüştü.
İşte 2026’nın en büyük paradoksu burada yatıyor: Bizler akıllı telefonlarımızın ekranında “mükemmel” hayatlar görüyoruz. Arda Güler’in Paris’teki gülümsemesini, Tarkan’ın baba şefkatini, Meta’nın vaat ettiği reklamsız dünyayı… Bunlar güzel “görünenler”. Ama aynı ekranın bir başka sekmesinde, 104 bin kayıp çocuğun akıbetini, Epstein’ın müşteri listesindeki yeni isimleri ve sistemin nasıl bir zırh gibi suçluyu koruduğunu “hissediyoruz”.
Artık görünenle yetinmek, bir uyuşma biçimine dönüştü. Sosyal medya platformları bize “premium” paketler satarken aslında sadece algılarımızı yönetmeye çalışıyor. Ancak insan ruhu, o pikselli gerçekliğe sığmayacak kadar geniştir. Epstein dosyaları açıldıkça, sadece isimler ifşa olmuyor; bizim “görünen her şeye inanma” safiyetimiz de ölüyor.
Sonuç Olarak…
Güzelliğin, başarının ve gücün sadece “görünen” kısmıyla büyülenmeyi bırakmak zorundayız. Çünkü bir şey çok parlıyorsa, arkasında büyük bir gölge bırakır. Epstein davası, o gölgenin içine hapsedilmiş binlerce çığlığın, 2026 yılının pırıltılı vitrinine attığı bir taştır.
Belki de gerçek özgürlük; görünen o yapay ışığa sırtını dönüp, içimizde bir yerlerde sessizce sızlayan o “hissedilen” gerçeğin peşinden gitmektir. Çünkü adalet, sadece dosyalar açıklandığında değil; biz görünenin ardındaki karanlığı hissetmeye başladığımızda gelecektir.
Hatice ÇELİKEL