Modern zamanın en büyük paradoksu nedir biliyor musunuz? Her yere yetişmeye çalışırken, aslında hiçbir yerde olmayışımız. Dünya hiç olmadığı kadar “bağlantılı” ama biz hiç olmadığımız kadar kendimizden kopuğuz. Her sabah çalan o amansız alarmla birlikte, sadece bir güne değil; bitmek bilmeyen taleplerin, bildirimlerin ve “yetişmemiz gereken” standartların savaş alanına uyanıyoruz.
Peki, bu kargaşanın ortasında “Ben nasılım?” sorusu en son ne zaman nezaket ziyaretinden öteye geçip kalbinize dokundu?
Hayat artık bir yolculuk değil, bir sürat yarışı gibi yaşanıyor. Daha iyi bir kariyer, daha estetik bir sosyal medya profili, daha konforlu bir ev derken; adımlarımız hızlandıkça ruhumuz geride kalıyor. Eskiler buna “tefekkür” derdi; durup bakmak, olanı biteni anlamlandırmak… Biz ise sadece “maruz kalıyoruz”.
Günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o tarifsiz yorgunluk, sadece bedensel bir tükenmişlik değil; ihmal edilmiş bir benliğin sessiz çığlığıdır aslında. Kendimizi unutmak, sadece bir hobiye vakit ayıramamak değildir; kendi değer yargılarımızı başkalarının beğenilerine kurban etmek, iç sesimizi dış dünyanın gürültüsünde boğmaktır.
Şehir hayatının o gri kargaşası bize roller dağıtır. İyi bir çalışan, fedakar bir ebeveyn, kusursuz bir arkadaş… Bu rolleri o kadar profesyonelce oynuyoruz ki, sahne ışıkları kapandığında aynadaki yüze yabancılaşıyoruz. Kendimizi unutuşumuz, aslında bir tür “otomatik pilot” yaşamıdır. Sabah içtiğimiz kahvenin tadını almadan, geçtiğimiz yolların farkına varmadan, sevdiklerimizin gözlerinin içine gerçekten bakmadan geçen günler, biriktirdiğimiz en büyük kayıplardır.
“İnsan, evrende en az kendisini tanır.” demişti bir düşünür. Bugün bu söz, her zamankinden daha ağır bir gerçeklik taşıyor. Çünkü kendimizi tanımak için sessizliğe ihtiyacımız var, oysa biz sessizlikten korkar hale geldik.
Bu kargaşadan kurtulmanın yolu, dünyayı durdurmak değil; kendi içimizdeki hızı yavaşlatmaktır. Kendimizi hatırlamak, bencillik değil, bir hayatta kalma meselesidir.
Durma Durakları Yaratın: Gün içinde sadece beş dakika, hiçbir şey yapmadan, sadece nefes alarak durmak.
“Hayır”ın Gücü: Başkalarına dediğiniz her “evet’in”, kendinizden verdiğiniz bir “hayır” olup olmadığını tartın.
Dijital Detoks: Ekranlardan başımızı kaldırdığımızda, hayatın aslında o küçük ışıklı kutuların içinde değil, pencerenin dışındaki rüzgarda olduğunu fark edeceğiz.
Hayat, biz planlar yaparken başımızdan geçenler değil; biz o planların peşinde koşarken ıskaladığımız o kıymetli anlardır. Kendinizi o tozlu raflardan indirin. Tozunuzu alın, kendinize bir çay söyleyin ve yeniden tanışın. Unutmayın; siz bu hayatın sadece bir figüranı değil, başrolüsünüz. Ve bir başrol oyuncusu, senaryonun içinde kaybolursa hikaye anlamını yitirir.
Kendinize geç kalmayın. Çünkü dünya siz olmadan da dönmeye devam edecek, ama siz kendiniz olmadan asla gerçekten yaşamış sayılmayacaksınız.
Hatice ÇELİKEL